Renan Koen Logo

"HERŞEYİMİ ALABİLİRSİNİZ AMA MÜZİĞİMİ ASLA!"

Onlar, Pavel Haas, Nico Veldius, Gideon Klein, Saül Kastro, Simone İshaki, Viktor Ullmann, Zikmund Schul ve burada ismi zikredilmeyen milyonlarcası... Zamanın ve insanlığın zorba dönüşümü ile gölgeler altında kaybolurken onları, iki değerli araştırmacı, iki değerli müzik ve sanat insanı Renan Koen ve Gottfried Wagner yeniden gün yüzüne çıkarmayı seçti.

 

Ben Pavel Haas
1899 yılında Çekoslovakya’da doğdum. 1944 yılında Auschwitz’de öldürüldüğümde henüz 45 yaşımda idim.
Ben, Gideon Klein
1919 yılında Çekoslovakya’da doğdum. Üstün müzik yeteneği ile. Yoğun müzik eğitimim 1941 yılında Terezin Toplama Kampına sevk edilmemle son buldu. 1945 yılında kamplarda trajik bir şekilde öldüğümde henüz 26 yaşımda idim. Savaş öncesi dönemde ve Terezin’de bestelediğim eserler, şans eseri bir şekilde keşfedildi.
Ben Simone İshaki
İstanbul’da yaşıyorum. 1900’lü yıllarda İstanbul’dan Fransa’ya göç etmiş bir ailenin Marsilya’da henüz 5 yaşında savaşla burun buruna gelmiş çocuğuydum. Dağılan ailem ve kaybettiklerime rağmen bugün İstanbul’da yaşıyorum.
Ben Saül Kastro
1901 yılında İstanbul, Kuzguncuk’da doğdum. 1919 yılında Drancy Kamp’ına, ordan da Royallieu Compeigne kampına sevk edildi. Savaş sonunu görecek kadar ancak dayanabildim. Ama 10 gün sonra güçsüz ve hasta, yaşama gözlerimi yumduğumda henüz 40 yaşımda idim. Kamplarda tuttuğum günlüklerle geleceğe geçmişten, yaşadıklarımızdan bir not düşmek istedim.
Ben Helga Weiss
Çocuklar vardı Terezin’de... Terezin’de tuttuğum günlükleri sonradan bir kitaba dönüştürdüm.
Ben Nico Veldius
Hollandalı bir direnişçi olan Bastiann Wilkis Veldius’nin oğluyum. Halen Türkiye’de yaşıyorum.
Ben Viktor Ullmann
1942 yılında Prag’dan alınıp Terezin’e gönderildiğimde kendini kanıtlamış bir müzisyendim. Terezin’de gerek organizatör, şef ve piyanist ve gerekse müzik eleştirmeni kimliklerimle bu ‘sözde Show Kampı’nın ‘’boş zaman aktiviteleri’’ çerçevesinde aktif bir kültürel hayatın inşa edilmesine katkıda bulundum. Maruz kaldığım bütün fiziksel ve psikolojik davranışlara aldırış etmeden, bütün bunlara rağmen besteciliğe devam ettim.
Ben Zikmund Schul
Almanya’da doğdum. Besteciyim. 1941 yılında Terezin Toplama Kampı’na gönderildim, orada öldüm. Ullmann hakkımda şöyle diyecekti: ‘’Biz Schul ile birlikte gerçek manasıyla insan olmayı başarmış çok önemli bir kimliği ve azimle yoluna devam eden çok önemli bir sanatçı kişiliği de kaybetmiş olduk. Söyleyeceklerim her ölenin ardından sarf edilen beylik laflardan değil. ‘’ Ölmeden kısa bir süre önce söylediği şu cümlede sonuna kadar haklıydı. ‘’Benim hakkımda bu öylesine kötü ki... Günahlarımdan arınmış, huzur ver. Mutlu insanlarına ve kadim yaratıcının aksine.’’
Ben, Ella
Kamplardaki yaşam koşullarını kontrol etmek için gelen Kızılhaç yetkililerini kandırmak üzere, Nazi yetkililerinin hazırlattığı ve Terezin’de rahat bir yaşam olduğu aldatmacası ile yetkilileri kandıran, gerçek dışı, yalandan bir tanıtım olacak olan ve 1944 yılında 55 kere sahnelenen Brundibar Operası’nda şarkı söyleyen çocuklardan biriydim. O çocukların, orada tutsak edilenlerin çoğu, opera gösterilerinden sonra Auschwitz’e sevk edilerek orada yok edildiler. Ben kaldım. Bugün yaşamımı Amerika’da sürdürüyorum. Soruyorlar bana, nasıl devam edebildiniz? Bir çocuk olarak kamplarda nasıl sağ kalabildiniz? Cevabım tek: ‘‘Şarkı söyleyerek’’
Onlar Pavel Haas, Nico Veldius, Gideon Klein, Simone İshaki, Viktor Ullmann, Zikmund Schul ve burada ismi zikredilmeyen milyonlarcası ... Savaşın, zulmün şekillendirdiği, soykırımın yoketmek istediği sadece fiziksel olarak değil ama tüm geçmiş birikimleri, tüm kültürleri, hayata bakışları ile yaşamı seçtiler.
Tüm kötülüğün ortasında bile direndiler. Herşeye rağmen içlerindeki yaşam gücünü yine içlerinden çıkan müzik ile - ya da varolma çabası ile - bir şekilde anlamlandırarak dışarı çıkaran, kendi iç ışıklarını becerileri yolu ile dışa yansıtarak kampların sonsuz ve ifadesi mümkün olmayan anlamsız, insanlık dışı ortamlarında yaşamlarına bir anlam katma çabası, yaşama her şekilde ve her durumda kutsama yolu yaratarak direndiler.
Birbirlerinden onca farklı ve saygı duyulacak ve asla unutulmayacak, unutulmaması gereken kişilikler. Yaptıkları, yaşadıkları, eseleri... Zamanın ve insanlığın zorba dönüşümü ile gölgeler altında kaybolurken, iki değerli araştırmacı, iki değerli müzik ve sanat insanı araştırmaları ile onları yeniden gün yüzüne çıkarmayı seçti. Gottfried Wagner ve Renan Koen zamanın hoyratlığına direnen belgeleri araştırdı, inceledi, bizler adına toparladı ve holokostu andığımız geçtiğimiz Nisan ayında Anadolu Kültür Grubu, 500cü Yıl Vakfı ve Şişli Belediyesinin sponsorluğunda, Nazım Hikmet Akademi Korosu eşliğinde bir sunum ile İstanbullu müzik ve tarih meraklılarının bilgisine sundu. Uzun ve yoğun araştırmaların sonucunda gerçekleşen bu ilk proje, esasen çok daha kapsamlı bir projenin ilk adımı. Sözü Gottfried Wagner ve Renan Koen'e bırakmak gerek...
Gottfried Wagner :Profesyonel hayatım boyunca 5 kıtadan Yahudi Cemaatleri tarafından davet aldım. 35 yıldır İtalya'da yaşıyorum. Ama New York'ta da yaşadım. 19uncu ve 20nci yy.'da olanlar yüzünden Yahudi Kültürü ve tarihine olan ilgim nedeni ile orada Kurt Weill Foundation'ın yöneticiliğini yaptım. Ancak, takdir edersiniz ki, Wilfred Wagner gibi, militan bir Nazi'nin torunu olduğunuzda bu çalışmalar hiç de kolay olmuyor. Oldukça ciddi bir mücadele değil mi? Dolayısı ile Kurt Weill organizasyonundaki görevim bir pasaport niteliğinde olmuştur. Genelleme yapmamak gerekir, karanlık bir kabilenin içinde de farklı biri çıkarbilir.
Dalia Maya : Son dönemde Zak Ebrahim'in otobiyografisini okumuştum. Önde gelen bir Hamas teröristinin oğlu. Terörden yorulmuş, artık yapıcı olmak gerektiğini savunan biri. Babasının yolundan ayrılmış bir oğul. Yaşadığı zorlukları anlatıyordu kitabında.
G. W. : Evet, zor. Kesinlikle çok zor. Ama biliyor musun benim için özellikle Kurt Weill'de yönetici olduğum dönem çok önemli idi. Hitler sonrası Almanya'sında büyüdüm. Tabii ki derin bir sesizlik hakimdi. Bazı konular konuşulmazdı. Ancak ben aşırı politik bir ortamda yetiştim. Aile mülkümüz Amerikan askerleri tarafından kullanılıyordu. Biz ise yandaki bahçivan evinde yaşıyorduk. Bu benim için çok büyük bir hediye gibiydi. Dışarı baktığımda Amerikan askerlerinin gelip gittiğini görürdüm, onların çizgili ve yıldızlı bayrakları asılıydı büyük babamın evinde. Doğal olarak sorular oluşuyordu beynimde. 4-5 yaşlarında idim ve çok meraklı idim. Neler olduğunu merak ediyordum ama konuşulmuyordu. Ev büyük partiler için kullanılıyordu. Ben savaş sonrası aç bir çocuktum. Amerikalılardan birşey isteyemezsin öyle derdi babam "Sen bir Almansın. Hiçbir şey söyleme, hiç bir şey isteme onlardan. Amerikalılardan yardım isteyemezsin!" Bir gün bir partiyi camdan izlerken içeride muhteşem bir pasta. Ağızımın suyu akmıştı. Açtım. Babamın söyledikleri umrumda değildi. Çocuk halimle isteyiverdim. Dev bir Afro Amerikalı ile ilk karşılaşmamdı. Bir tabakta sadece bir dilim pasta değil bir de portakal getirmişti bana. Anladım ki, onlar iyi Amerikalılar. İşkal güçleri de olsalar halka iyi davranıyorlar. Onlarla hiçbir zaman herhangi bir sorunum olmadı. Irkçı ve antisemit olan anneannemin evinde, Richard Wagner'in mihrap mezarı başında bana ikram ettikleri bu bir dilim pasta ile bana kişisel olarak ilk dersimi vermişlerdi. Bir çocuğun ilk sorgulamaları. Yetişkin insanların dünyasında, onların ötekileştirmelerinde, işte bir insan, kişisel olarak başka bir insanı görüyor ve ona bir insan gibi davranıyor. Ne kadar büyük bir tezatlıktı bu evde, aile ortamında, Alman toplumunda anlatılanla, yaşadığım arasındaki fark. Bu küçük hikaye benim gelecek hayatımı şekillendirmeye başlamıştı. Bir de müzik vardı tabii. Operada sadece Wagner dinlenebiliyordu. Fakat bu müzik, çocuk halimle, bende korku yaratıyordu. Zira karanlıktı. Günahtan kurtulmayı, kanın arınmasını anlatıyordu. Ve tabii bir çocuk olarak hiç bir şey anlamıyordum.
"Aslında o karanlık zamanlarda olanları şu başlıkla tasvir etmek mümkün: Kötülüğün Deneyimlenmesi. Terezin toplama kampı kötülüğe-ki bu özellikle Yahudilere yöneltilmiştir- bu denli azmedildiği özel bir vakadır." (Leo Beck)
Ancak her kötülüğün içinde olduğu gibi, bu kötülüğün içinde de güzellikler yaratmak, her şeye rağmen, hatta bazen insanın kendine rağmen mümkün olabilecektir. Nitekim Terezin toplama kampına sevk edilen birçok Yahudi sanatçıdan biri olan Viktor Ullman, Terezin günlüğüne 1944 yılında şu satırları düşecekti: "Beste yapmak bir sanatçı olarak ahlaki değerleri geliştirbilmenin bir yoluydu; kötülüğe karşı manevi bir dünya oluşturabilmek için direbilmek demekti."
D.M. : Renancığım sana dönersek, bu müziği nasıl araştırmaya başladın? Terezin kampının müzik evrenine bu yolculuk nasıl başladı?
Renan Koen : Terezin kampından etkilenmiştim. Çocukken, sanatçıların özellikle gönderildikleri bir kamp olduğunu duymamıştım. Bunu ilk duyduğumda şaşkına dönmüştüm. Sonrasında merak etmeye başladım. Ne yapmışlardı oradaki sanatçılar, müzik yaşamlarında? Nasıl devam etmişlerdi, edebilmişler miydi? Nasıl eserler vermişlerdi? Onlardan geriye neler kalmıştı? Araştırdıkça, bu sanatçıların o tarifi mümkün olmayan kamplarda bile müzik yapmaya devam ettiklerini öğrendikçe şoktan şoka sürükeniyordum. O koşullarda üretmeye nasıl devam edebilmişlerdi? Müziği, resmi, edebiyatı, şiiri... Özellikle Terezin Vakfı'na yazdım. Bestecilerin listesini istedim. Listeyi elde ettikten sonra yaşamlarını, çalışmalarını araştırdım. Doğal olarak özellikle ve öncelikle piyano eserlerini merak ediyordum. Yavaş yavaş koro için bestelerin de çok güçlü olduğunu fark ettim. Yanlız müzik değil sözler de çok güçlü idi. Notaları sipariş etmeye başladım. Ancak bunların gelişi birkaç yıl sürdü... 2011'de ilk defa Neve Şalom'da Pavel Haas'tan bir piyano süiti seslendirdim, bir de koro çalışması. Araştırdıkça daha derinini araştırmak istedim, derine indikçe sanatçıları anlama ihtiyacı içinceydim. Dışsal bir çalışma gibi görünen bu süreç, bir anlamda içsel bir çaba idi. Dev bir içsel süreç. Terezin'de neler olduğunu anlamak, o bestecilerin neleri nasıl yaşadıklarını hazmetmek oldukça zorlu idi. Ve her an daha derin bir anlayışa doğru inanılmaz bir yolculuktu bu.
D.M. : İkiniz nasıl bir araya geldiniz?
R. K. : Araştırdıkça bunların paylaşılması gerektiğini de düşünüyordum. Uykudan Önce projesinin tohumları da böyle atıldı. Önce beni her zaman desteklemiş ve hala desteklemekte olan 500. Yıl Vakfı’na gittim. İstanbul’da herkese açık bir konser gerçekleştirmek istediğimi paylaştım onlarla. Geçmişte yaşananların neler olduğunu herkes bilsin istiyorum. Geleceğin şekeillenmesinde geçmişin bilgilerinin yeri büyük çünkü. Bu dönemde konseri Depo’da yapmak istiyordum. O yüzden anadolu Kültür Başkanı Osman Kavala ile iletişime geçtim. Kendisi de projeye en başından inandı. Depo’nun küçük olması sebebiyle Şişli Belediyesi ile iletişime geçti. Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü projeye bayılınca, hak ettiği prestije uygun olarak Zorlu PSM gündeme geldi.
D.M. : Topluma faydalı olabilecek bir amacınız olduğunda, bir güç birliğinin oluşması an meselesi. Nitekim görüşmeler devam ederken Renan, Terezin konusunda derin araştırmaları olduğunu bildiği müzikolog Gottfried Wagner ile de temasa geçerek, projesini anlatıyor. Mailin üzerinden henüz 15 dakika geçmeden cevaplar geliyor. Teknolojiden istafede ediyorlar. Skype üzerinden yapılan görüşmeler ve günlerce gidip gelen binlerce mail, evraklar...
G.W. : Benim açımdan bu bir misyon. New York’a adım attığım andan itibaren, öncelikle, bir şekilde, Nazi olmadığıma dair insanları ikna etmem gerekiyor. Çok iyi dostluklarım oldu. Mesela Hanna Busoni. Berlin’li bir Yahudi aileden geliyor. Onun evinde yaşadım bir dönem, onunla suçluluk, utanç ve acı, hüzün kavramlarını tartıştık. Zira belli bir ortamdan geliyorsanız, baz şeyleri konuşmuyorsunuz. Alman toplumunda ve Wagner ailesinde, belli bir şekilde davranmayı öğreniyorsunuz. Öyle öğrendiğiniz için de kendiniz hakkında bile yanlış bilgilerle donatılıyorsunuz. Hala çok ciddi bir şekilde, suçluluğun mirası kalmayacağına inanıyorum. Hiç alakası yok! 1947’de doğdum ve bambaşka bir yol geliştirdim kendime. Dolayısıyla insanın kendisi ile monologlar, konuşmalar, sohbetler yapması çok önemli. Ancak o zaman bir diyaloga geçebiliyorsunuz. Ve diyalog nesilden nesle sürecek çok uzun bir yol. Bu şekilde bunu ciddiye aldığınızda , bu bir yaşam tahhüddü. Çok net. Bunu ciddiye aldığınızda, diyalog yaşam şakli oluyor. Benim yaşamımda da çok ciddi açılımların kaynağı oldu bu diyalog. Bu yolda Yahudi diyalektiği ile de karşılaştım. Bir soru sorduğunuzda, soru ile karşılık alıyorsunuz. Bu tipik bir reaksiyon. Soru yeterince açık olmadığında, konuyu açıklığa kavuşturacak başka bir soru ile cevap veriyorsunuz. Bu benim için çok yönlendirici bir yaklaşım. Kültürel ve entelektüel yaşamımda çok önemli yeri var. Mesela Tel Aviv’e gidiyorum üniversitede bir konuşma yapacağım. Tebi cebimde Kurt Wiell Institue’deki görevim bir pasaport niteliğinde. Ancak yine de size bakıyorlar. ‘’Sen de kimsin?’’ Ben de şöyle diyorum ‘’Dinleyin, size söyleyeceklerim var. Yaşamda her zaman bir başka yola geçmeniz mümkün. Her zaman bir seçeneğiniz var. Tüm sonuçları ile birlikte tabi.’’
D.M. : Kendisi de bir kamp kurtulanı olan psikiyatr Victor E. Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli kitabında, kamplardan kurtulanların arasında bir şekilde yaşamlarına bir anlam katabilmiş olanlar olduğu sonucuna varmıştı. Sizce kampalarda müzik ya da sanat yapmayı sürdürebilenler için müzik bir anlam arayışı mıydı?
R.K. : anlam arayışının ötesi...
G.W. : Evet, çok çok güçlü.
R.K. : Kendi pozitif direnişlerinde olmaktı. Müzik aracılığı ile çok güçlü bir şekilde direndiler. Oradaki ifade edilmez korkunç durumu müzik ile dönüştürdüler kendileri için de, çevresindekiler için de. Her gün, her dakika, her an, her saniye...
G.W. : İnsandan söz ediyoruz burada. Öylesine bir güç ‘’kimse beni alamaz. Arkamda, makineli tüfeği ile bir SS subayı duruyor. Onurumu elimden alabilir, , insanlığımı elimden alabilir, ancak bir kompozitör olarak ben müziğimi bestelemeye deva edeceğim’’ Böyle bir his.
D.M. : Öte yandan Yahudi inanışına göre yaşam her zaman üstün gelmeli.
G. W. : Evet, ‘’le haim’’
D.M. : Gottfried, siz Post-Holokost Tartışma Grubu yarattınız. Bu da sizin açınızdan, yaşamınıza bir anlam katma arayışı mı idi? Ya da bir nevi kan arındırma yolu mu?
G. W. : Sohbete 6 milyon katledilenle başladık, sonra gerisini ekledik. İkinci Dünya Savaşı geride bizlere ölü bedenlerden oluşan bir Himalaya bıraktı. Bu hiç bir zaman geçmeyecek. 16 milyon ölü beden! Başlangıç noktası bu. Ancak onları gruplara ayıramazsınız. Mümkün değil! İşte bu noktada bir yol açılıyor. Bu noktada böyle bir şartta adım atabilmenin tek yolunun dinlemeye başlamak olduğuna ikna oluyorsunuz. Tek yaklaşım yolu bu. Ancak tüm taraflar diğerlerinin söyleyeceklerini dinlemeye hazır olmalılar. Şart bu. Psiko-analizlerde bu yolla yaşamınıza yeni bir yapı kurmanız mümkün. Buradan, Ermeni Techiri üzerine bir konferans vermek üzere New York’a gitmeliyim. Ama tabi ki, Avrupa’da gerçekleşmiş Yahudi Soykırımı üzerine de konuşmak zorundayım. Bu geçmişimle, bu bir mecburiyet! Bir onur ama bir sorumluluk da aynı zamanda. Getirdikleri ve götürdükleri var. Ben mesela bu yaklaşımımla Almanya’da bir kariyer yapamazdım. Primo Levi’nin sözü belki de yaşamımın mottosu olmalı ‘’İnsanları bireysel olarak ne olduklarına göre yargılamalısınız ve onları bir grubun köşesine yerleştirmemelisiniz.’’
D.M. : Ancak geçmişten söz ettiğimide, sıklıkla entellektüel birikimimizle konuşuyoruz. Öte yandan çoğu zaman bu düşünce, ilgi ve deneyimleriyaşama geçirmiyoruz. Gündelik acılar, Suriye’de, Somali’de olanlara karşı bir şey yapamıyoruz daha doğrusu.
G. W. : Tam öyle düşünmüyorum. Ancak haklısın. Hassasiyetleri akademik kalarak yaratamayız. Hassasiyet öncelikle kişinin kendi deneyiminden gelir. Çelişki her zaman vardır. Ancak konuşmak gerekir. Her türlü soylırımı konuşmak gerekir. Papa Francis’in sözlerini konuşmak gerekir. Tıpkı Sigmund Freud’un yazdığı gibi insanlar genelde kendi iletişim eksikliklerini düşman yaratarak örtmeye çalışırlar. Ve burada işin zor kısmı yatıyor. Herhangi bir değişim olması için eleştiri ve öz eleştiri yapabilmek temel şarttır. Denge sağlanamazssa, diyalog olmaz. Skype’da, sohbetlerde, diyalog ve farkındalık geliştirmek zorundayız. İSİS’e, Nijerya’da, orada burada olanlara karşı duruşumuzu belirlemek zorundayız. Suryeli mültecileri dinlemeli, onlara elimizden geleni yapmalıyız. Akdeniz’in ortasında terk edilmiş bir gemide 200 anne ve çocuk varsa, bu bir skandaldır! Ben, Suriye’de bir baba olsaydım ne yapacaktım? Ailemi o gemiye koymak için uğraş vermeyecek miydim?
D.M. : Gelecek nesillere söyleyecek tek bir sözünüz olsaydı, ne olurdu?
G.W. : ‘‘Yaşam için cesaretli ol’’’
R.K. : ‘‘Tek sesli tutsaklıktan kurtulup çok sesli özgürlüklerimize ulaşmaya bak’’
Ben, Gottfried Wagner
Wagner ailesinin torunuyum. Kişinin aile ismi ile değil, kendi yaptıkları ile değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Müzikolog ve filizof olarak, dünyanın dört bir yanında Alman kültürü, Yahudi Kültürü ve tarihi ile bağlantılı olarak 19. ve 20. yy politikaları alanlarında çalışmalar yapıyor, dersler veriyorum... Terezin’de yaşamı anlatan ‘’Lost Childhood/Kayıp Çocuk’’ Operasının yaratılış sürecinde dramatik danışman olarak çalıştım. Reddetmenin erdemini yaşadım. Yaşıyorum.
Ben, Renan Koen
İstanbul’da doğdum, İstanbul’da yaşıyorum. Piyanist ve müzikterapistim. Terezin Toplama Kampı’na gittiğimde ve oranın Yahudi sanatçılarının özellilkle gönderildiği bir kamp olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Orada yaşayan müzik adamlarının her şeye rağmen müzik yapmaya devam ettiklerini öğrenmem şaşkınlığımı bin kat arttırdı. Araştırmaya, sorgulamaya, daha derin araştırmaya giriştim. Çalıştım. Müzik çalıştım. Müziği yaşadım. Ve bir kere daha yaşatmak istedim Holokost’da kayan yıldızları. Yenidne bir ses vermek istedim artlarında bıraktıkları notalara. Bu parçaları Türkiye’de ilk defa icra etmek istedim.
Ben, Erdem Nusret Karakaş
Nazım Hikmet Akademi Korosu’nun şefiyim. Koronun solistleri olarak misyonumuz var bizim. Yaşamda çok sesliliği yerleştirmek istiyoruz. Her sese yer olmalı yaşamda. Her sesin bir sözü, her sözün bir yeri olmalı. Tıpkı koromuzda olduğu gibi.
Daha büyük bir Projenin ilk adımı
‘’Okullarla çalışmayı düşünüyoruz. Üniversiteler ve hatta daha küçük yaşlar. Bu konuyu Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Osman Kavala ile konuşuyorduk. Okullara konser ama belki de çalışma atölyeleri programlamamız gerek. Belki bir müzik terapisi bakışı ile çeşitli programlar geliştirmeyi düşünüyoruz. ‘’ diye açıklıyor Renan Koen.
‘’Ayrıca bu projenin albümünü de hazırlıyorum. Daha fazla müzik içerecek bir albüm. Ve tüm bilgileri de bir VDV olarak içine ekleyebileceğim bir albüm. Kariyo&Ababay Vakfı ve Erol Hakanoğlu bu albümün destekçileri. Öte yandan Ekim ayında Los Angelos’ta ‘’Müzik şiddete karşı bir direniş midir’’ başlıklı bir kongreye davet edildim. Shoah Center ve Toronto Müzik Okulu’nun organize ettiği bir kongre bu.’’
Anadolu Kültür Başkanı Osman Kavala
‘’Renan Hanım ilk bu projeden bahsettiğinde böyle bir konserin Holokost’u Anmak için çok anlamlı olacağını düşündüm. Malum, ülkemizde bu konular yeterince bilinmiyor ve iç ve dış güncel siyasetin dinamikleri geçmişe bakışı etkiliyor. Bu da Holokost anmalarının araçsallaştırılması riskini doğuruyor. Buna karşılık insanlık durumlarını, trajedileri samimi biçimde irdeleyen sanat eserleri araçsallaştırmaya mahal bırakmadan insanı derinlemesine etkileyebiliyor.
Renan Hanım’ın projesi buna çok iyi bir örnek. Gücünü toplama kamplarına yollanmış, burada beste yapan Yahudi müzisyenlerden alıyor. Bu proje sadece Holokost’un mutlak kötülüğünü hatırlatmakla kalmıyor; kamplarda son dakikaya kadar beste yapma iradesi, Doğu Avrupa’daki yaratıcı Yahudi ruhunu da çok iyi biçimde yansıtıyor. Bu proje hem tarihi daha iyi öğrenmemize katkı sağlıyor, hem de tüm sanatçılara, aslında hepimize, örnek teşkil edecek bir insanlık dersinin aktarılmasını sağlıyor.’’
Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü
‘'Onlar yıl evvel insanlar köylerinden, kentlerinden, yurtlarından acılarla çıkıp ışığa dönüştüler. Bugün buarada bizler yüreklerimizden binlerce, milyonlarca kuş uçuruyoruz onlara. 500.Yıl Vakfı, Anadolu Kültür ve belediyemizin düzenlediği bu gecede ezgilerle Avrupa kıtasının belki de en soğuk ve karanlık yıllarına gideceğiz.
O yıllarda yaşanan hazin tecrübeler, bugün dünyada toplumsal barışın sağlanmasında bizlereyol gösterici olmuştur. Bugün bile devam eden birçok talihsiz olayda uluslararası iradenin insan hakları için mücadele etmesini sağlamak hepimizin görevi olmalıdır.
Huzurunuzda konuşurken, belediye başkanı olduğum Şişli’den de bahsetmek isterim. Şişli, birçok azınlık halkın bir arada yaşadığı, azınlık kültürün korunmasında ve sürdürülmesindeen eski tarihi olan İstanbul ilçelerinden biridir. Şişli’de ortak yaşamı muhafaza etmek için hizmerler üretmekteyiz. Bu bağlamda ilçemizin tüm yurda ve insanlığa örnek olmasını temenni ederim. ‘’
500. Yıl Vakfı Başkanı Moris Levi
Renan Koen ile çalışmak ve onu desteklemiş olmak onurunu yaşamak vakfımız yöneticileri için her zaman mutluluk verici olmuştur.
Kendisini, sanatında ve araştırmalarında son derece yaratıcı ve titiz bir çalışma arkadaşımız olarak telakki ediyoruz. Her zaman önümüzde çıkardığı projelerin içinde bulunmak ya da katkıda bulunmak isteriz.<
Röportaj / Dalia Maya / ŞAlom Dergi / Mayıs-Haziran 2015 Sayısı/Kaynak
Söyleşi Fotoğrafları: Tania Sisa
Konser Fotoğrafları: Alberto Modiano
Haberler Sayfasına geri dönmek için tıklamanız yeterli

Etkinlikler

There are no upcoming events.

Albümler

linkedin facebook pinterest youtube rss twitter instagram facebook-blank rss-blank linkedin-blank pinterest youtube twitter instagram